ÇAĞIN ÇETİN

Mesleki yolculuğunun henüz başındaki, mimari tasarım stüdyolarında perde önü ve arkası sahnelere tanık olan genç araştırmacılardan biri olmanın safiyane cesaretiyle kaleme aldığım bu yazıda, uzaktan eğitim sürecindeki proje stüdyosu deneyimlerimden yola çıkarak, mimarlık eğitimi ve teknoloji üst başlıklarını içeren bazı fikirlerimi paylaşmak niyetindeyim.

Dünyaca ünlü Covid-19 virüsü ile baş etmek için, eğitim-öğretim alanını da bir telaş sarmış durumda. İyimser merceğimizle bakınca, türümüzün varlığını sürdürmesinin ve ilerlemenin (?) kilit taşı pozisyonundaki eğitime her koşulda devam edebilmek bir tür gelişmişlik göstergesi olarak yorumlanırken, bir yandan da gündelik hayatın normal seyrinde ilerliyormuş düşüncesine kapılmanın bir bakıma rahatlatıcı bir etkisi de olabilirdi. Hocasıyla, öğrencisiyle, eğitim alanına emek veren aktörlerin, büyük bir hız tutkusuyla hareket ederek, evlerde kalmak zorunda olduğumuz ve her gün yüzlerce yeni vakanın duyurulduğu bir süreçte, süregelen eğitim programlarımıza bağlılıkları dikkat çekiciydi.

Uzaktan eğitime geçilmesiyle birlikte mimarlık ve ilgili alanların olmazsa olmazı tasarım stüdyolarını da yalıtarak yarım kalmış müfredatı tamamlamak için tez elden hazırlıklar yapıldı. İletişim kanallarımızı arttıracak türlü yazılımlar adeta hızır gibi yetişti. Şimdi böyle dillendirince de nedense endüstri çağının hızlı ve seri üretim sistemini ve ilerlemeci politikasını şöyle bir hatırlıyorum. Derhal hızlandırılmış programlar yapıp yoğunlaştırılmış derslerimizi yürütürken, kendimi vaktiyle çocuksu kent senaryoları ürettiğim “The Sims” adlı bilgisayar oyununda üçüncü seviye hızlı gün geçirme komutu uygulanmış bir karakter gibi hissettim zaman zaman.

Teknoloji, insan aklıyla biçimlendirilmenin ötesine geçip belki de insanlık tarihini yönlendirecek bir noktaya çoktan ulaştı. Gerçekten de, salgın sebebiyle yaşadığımız yalıtım sürecinde internet bağlantısının, bizleri ve yapıp ettiklerimizi birbirine açan birer anahtar haline geldiğini hep birlikte gözlemliyoruz. Teknolojinin devrim niteliğindeki icatlarından olan internet bağlantısı aracılığıyla gerçekleştirebildiğimiz hızlı ve sıkıştırılmış proje buluşmalarımız sırasında, Martin Dodge ve Rob Kitchin’in yazdığı ve 2001 yılında yayınlanan Mapping Cyberspace’de ortaya konan teknolojik olanaklar atlasının güncel bir versiyonunu deneyimlemiş oldum. Tam da bu noktada daha da görünür hale gelen fırsat eşitsizlikleri, stüdyonun fiziksel ve atmosferik koşullarından uzakta olmanın bilimsel ve pedagojik yansımaları gibi konular bu süreçte çokça tartışıldı. Benim üzerinde durmaya ihtiyaç duyduğum nokta ise uzaktan- tasarım stüdyosundaki hızlanma ve yavaşlama üzerine düşünmek.

Bill Cheswick ve Hal Burch tarafından 9 Haziran 1999 verileriyle üretilen, 98753 çizgi, 88126 nokta ve 42582 yapraktan oluşan internet bağlantı grafiği (Dodge & Kitchin, 2001).

San Francisco için hazırlanmış internet adresleri (domain name) haritaları (Dodge & Kitchin, 2001).

Çevrimiçi hız tutkumuz ile eş zamanlı olarak, gündelik hayat içerisinde de “eski” normale kıyasla belki de uzun süredir yaşamadığım veya hepten alışık olmadığım bir yavaşlama dürtüsü baş gösterdi. Yavaşlık sözcüğünün zihnime sıçrattığı sorular bir işin başlangıcı ve bitişi arasındaki sürenin uzunluğundan çok, sürenin açılması, zamanın genişletilmesi, süreç içindeki düşüncelerimizin olgunlaşması,  dönüşmesi, derinleştirilmesi ve hatta sindirilmesi için fırsat tanıma ile ilgili. Genişletilmiş zaman… Zaman nasıl genişler sahi? Vaktiyle Grosz, “Architecture from the Outside” kitabında, sonrasında bir süre zihnimi meşgul edecek olan “şey” (the thing) kavramını , zaman ve mekanın kesişim noktası olarak tarifleyerek,  hareketin ani yavaşlaması ile ilişkilendirmişti. Şimdilerde şehirlerarası ve haneler arası kurmaya çalıştığımız sanal proje stüdyolarının da böyle bir bagajı olabilir mi? Kolektif çalışmalardan, çokluktan ve çeşitliliğin zenginliğinden beslenen proje stüdyoları dijital mekânda piksel mekân dediğim küçük kareler içerisine sığdırılmaya başladığında ortaya çıktığını düşündüğüm yapaylık, belki de bu türden bir yavaşlamaya ihtiyaç duymaktadır. Hızlanmak uğruna, birtakım niteliklerden feragat ediyor olmalıyız. Sözünü ettiğim yavaşlama ihtiyacı bu kaçış noktalarını yakalamayı umarak ortaya çıkıyor. Proje stüdyolarını başka hallerde deneyimleme imkânımız böylelikle bu amaç için bir fırsata dönüşmüş oluyor.

Uzaktan ve acil (!) eğitim süreciyle ilişkilendirmenin bir zorunluluk haline geldiği teknolojik olanakların bu defa yavaşlamak için kullanıldığını düşlüyorum. Bedenimizin birer uzantısı olarak teknolojik araçlar daha uzağı, daha iyi görebilmeyi veya duyabilmeyi mümkün kılarak bir bakıma duyularımızı arttırırken; zamanı da yeniden tanımlıyor, bölüyor, çoğaltıyor, kopyalıyor… Bu yavaşlama başka düşünceler ve sorular açığa çıkarıyor. Zihnimde, piksel mekândaki her bir karenin içerisine isabet eden öznelerin geniş çaplı düşünce baloncukları böylelikle birbirine karışıyor. Kareler arası iletişim… Haneler arası, dünyalar arası. Perec’in yaptığı gibi, karyolamdan yıldızlara değin kendi dünyama dönüp bakmak, Woolf’dan ilham alıp kendime ait bir oda kurmak, içine dünyalar kurmak, detayların peşine düşmek, görmezden gelinenlerin izini sürmek, unutulanlara rastlamak, başka gözle bakmak, belki de uzunca bir süredir serpilmesine fırsat tanımadığım, kestirmesiz ve indirgemeksizin düşünceler üretmek… Yavaşlamanın verdiği haz ile düşünmek, bir şehrin yürüyerek kavranması gibi, Nietzsche’nin kara ormanlarda yürüyerek düşünebilmesi gibi[1], uzunca bir süre aynı nesne üzerine göz gezdirmek veya bir fikri tüm gelgitleriyle defalarca kurcalayıp, etrafında dolaşmak suretiyle gün yüzüne çıkarmak gibi bir şey olsa gerek bu yavaşlık hali. Böyle bir yavaşlama elimizdeki avucumuzdaki acil(!) çözümler ile ne kadar yaşıyor?

Nesnelerin fotoğrafını çekme süresiyle görüntülerin netliği arasında doğru orantı kuran ışığa duyarlı filmler aracılığıyla, ev içerisinde nesneler üzerine yavaşça göz gezdirme denemeleri (Karanlık oda baskıları: Jannis Geronymakis).

Hâlihazırda, eksiksiz ve toplu bir yalıtımdan söz edemediğimize göre, bu yalıtım döneminin ne kadar süreceği konusunda kararsızlık ve endişeye kapılıyorum ara sıra. Öte yandan ülkemizde ilk Covid-19 vakasının görüldüğünü duyuran haberlerin üzerinden neredeyse beş ay geçti. Konuya böyle bakınca çözümlerin yavaş yavaş acil olmaktan uzaklaşmaya başladığı da söylenebilir aslında. Yarıda kalmış eğitim programlarına birer iyi niyet refleksi olarak her gün yenisi eklenen acil çözümler, bir yazılımı iyileştirmek için eklenen yamalar gibi (ya da patchwork benzetmesi yapsak) bir süre sonra sistemi ağırlaştırabilir mi diye düşünüyorum. Acil çözümlerimiz kalıcı stratejilere temel mi sağlayacak düşüncesi, acil çözümler üzerine de daha sakin bir akıl ile yeniden, yeniden bakma gerekliliğini uyandırıyor zihnimde. Biliyoruz ki, gündelik hayatımız kendi akışını bulduğunda (maalesef ki) kaldırım taşlarının altından yeşiller çıkıp da doğa şehirleri kaplamış olmayacak ya da gökyüzünde tanımadığımız türden canlılar uçmayacak. Olmadık hayaller peşinde koşma düşüncesi başka bir yazıya kalsın. Hatta (duramayıp abartırım), yürüyen virüslüler dünyayı ele geçirmiş de olmayacak. Yani yeni bir dünya icat olmayacak… Yine de, mimarlık eğitimi tarihinde yerini alması kuvvetle muhtemel olan bu dönemden öğrendiklerim değerli. Bilgi ve üretimlerin süreç içerisinde birikip aktarıldığı, içerisinde bulunduğu zamanın koşullarına duyarlı bir paylaşım mekanı olarak tasarım stüdyosu, değişen koşullar ile birlikte evirilen yaşayan bir mekan vurgusuyla anlam buluyor. Bu yönden bakıldığında, yapay stüdyonun ve piksel mekanların alışık olduğum proje stüdyosuyla aynı minvalde olması gerçekçi görünmüyor. Neler kazandığımızın ve neler kaybettiğimizin tartısında başka kazanımlar, başka deneyimler… Peşi sıra tanıların konduğu bu süreçte yapay stüdyonun acil biriminden araştırma laboratuvarına dönüşmesini beklerken, bir yandan da değişimlere açık yeni eğitim modellerinin heyecanını duyuyorum. Merakıma yenik düşüp, mevcut müfredatları yapay stüdyo ile yapıştırmak yerine, stüdyo mekanından ve kültüründen vazgeçmeden yapay stüdyoyu bu döneme uygun şekillendirecek yenilikçi adımların izini sürüyorum. Benim için yalıtım sürecinin kazanımları bunlar olacak. “Normal” şartlar altında stüdyolarımıza dönmeyi umarak, o günlerde bu deneyimlerimizin yeni ufuklar açacağını biliyorum.

Heyecan, merak ve zihnimizin duvarlarını tırmalayan tüm o sorular siz çok yaşayın! Hız tutkusuyla gözden kaçmayın.

Kaynaklar

Dodge, M., & Kitchin, R. (2001). Mapping cyberspace (Vol. 72). London: Routledge.

Gros, F. (2017). Yürümenin Felsefesi, (A. Ulutaşlı, Çev.) İstanbul: Kolektif kitap, s. 37.

Grosz, E. (2001). Architecture form The Outside: Essays on Virtual And Real Space, MIT Press, s. 169.

Perec, G. (2016). Mekan Feşmekan (C. İleri, Dü., & A. Erkay, Çev.) İstanbul: Everest Yayınları.

Woolf, V. (2017). Kendine Ait Bir Oda (E. T. Özkülahçı, Çev.), Indigo Kitap.


[1]  Gros (2017), Nietzsche’nin derin düşüncelere dalmasına sebep yürüme eylemini ele aldığı yazısında yavaşlığı “tam anlamıyla hızın zıddı olmayan, ancak aceleciliğin zıddı olan”olarak tanımlamış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s