İREM SEZER

Bölüm 01. Eleştiriyle İlk Karşılaşma

Bir insan nasıl öğrenir hep düşünüp durmuştum. Mimarlık bilgisi, becerileri ve pratiği öğrenilebilir miydi mesela? Aklımdan geçen tonlarca soru, hiç fiziksel ortamda sese dönüşüp yayılıp gidemeden, birilerine çarpamadan sönümleniyordu. Gerçekten bu mesleği öğrenmek biricik bir deneyim miydi? Kocaman itirazlarımla beraber, mimarlığa hiç de aşina olamadan kendimce alternatifler üretiyordum. 

En başından beri, eğer rahatsızlık duyduğum bir şeye çözüm üretememişsem, bunu paylaşmayı yanlış buluyordum. Çünkü etraf zaten şikayetlerden geçilmiyordu. O koskoca, ikonik 3400 stüdyosunda, kontenjanı 500 kişi açılmış Temel Eğitim Stüdyosu (TES) bile daha oraya adım atmadan şüphelerle beraber heyecanı da beraberinde getiriyordu. Mimarlık eğitiminde birinci sınıf, belki de en zoruydu. 

2015 Güz dönemi, akademisyenler ikiye bölünmüş, TES sistemi üzerine tartışmaktaydı, hemen hemen her derste “Siz memnun musunuz bu sistemden?” soruları havada uçuşuyordu, “Eskisi daha iyiydi değil mi?” deniyordu. Başka bir derste “Bakın çocuklar yeni sistem sizin için daha iyi” denilip o muhalif hava yatıştırılmaya çalışılıyordu. Taşkışla fena halde karışık, öğrenciler zaten nerede olduklarını ve ne yaptıklarını ve de niçin yaptıklarını idrak edememiş bir halde, oradan oraya savrulmaktaydı. Bilmediğimiz o eski sistemi savunur olmuştuk biz de. İstisnasız her öğrenci, “Eskisi daha iyiydi keşke kaldırsalar TES’i.” diyordu. İyi de, biz eski sistemi biliyor muyduk ki? Büyük ihtimalle şikayet edilen şey sistem değildi, mimarlık eğitimiydi ve büyük bir yanılsamanın içindeydik. Sonrası, TES’in ilk mahsulleri olarak adlandırıldık, her başarısızlığımız da sistemin üzerine yüklendi. O zaman da anlamamıştım, dersleri verenler mi değişmişti de biz bir şey öğrenememiştik? 

Bir Deney Alanı Olarak TES

Meğer bu değişiklik kendi içinde farklı parametreleri de barındırıyormuş. TES sisteminin getirdiği değişikliklerden kısaca bahsetmek gerekirse, yedi kredilik Mimari Proje I ve Anlatım Teknikleri dersi, beş kredilik Proje I ve üç kredilik Anlatım Teknikleri I: Görsel İletişim ve Teknik Resim olmak üzere ikiye ayrılmıştı [1]. Buna ek olarak, bu derslere kayıt olan öğrencilerin üç yarıyıl boyunca Taşkışla’daki beş disiplinden [2] karma bir şekilde oluşturulmasına özen gösteriliyordu. Öncesinde ise her öğrenci kendi bölümünün Proje I dersiyle eğitim hayatına başlıyordu. TES’in bu açıdan olumlu bir tarafı da vardı. Öğrenciler fakülte içindeki bölümleri ve yaklaşımları yakından gözlemleme şansına sahip olmakla beraber, bölüm değiştirmek isteyen bir öğrenci olursa, ortak yürütülen stüdyolar sayesinde tamamlaması gereken dersler de azalıyordu. 

Bu karma sistem sadece öğrenci bazında değil, akademisyen bazında da kendini göstermişti. Akademi perspektifinde yaşanan yapısal değişiklik de, daha önce birinci sınıf tecrübesi olmayan akademisyenlerin bu stüdyolara atanmasıyla karşılık bulmuştu. Üstelik bu atamalar yine bölüm dağılımı gözetilerek yapılmıştı. Bu durum, beş bölüm temsiliyetini sağlamak adına birlikte çalışma alışkanlığı olmayan veya proje yürütme deneyimi olmayan akademisyenleri bir araya getirmişti. 417 öğrenci, akademisyenler ve araştırma görevlileri altı şubeye bu bölüm dağılımı prensibiyle rastgele atanmıştı. Öncülü olmayan TES sistemi tüm fakülte için bir deney alanı olmuştu. Öğrencilerden beklentiler, ödevler, ve çalışılacak konular gruplar içinde aynı tutulmaya çalışılıyordu, sanıyorum bunun sebebi “eğitim kalitesini” de benzer tutmaya çalışmaktı. Bu iyi niyetli bir çaba gibi görünse de, gerçeklikle kopukluğu vardı. Örnek olarak, Proje I gruplarından bir tanesinin nasıl oluştuğunu incelemek yerinde olacaktır. Mimarlık ve Şehir ve Bölge Planlama bölümlerinden yürütücüler, Peyzaj Mimarlığı ve İç Mimarlık bölümlerinden araştırma görevlileri temsiliyetinde: Mimarlık, İç Mimarlık, Peyzaj Mimarlığı, Endüstri Ürünleri Tasarımı ve Şehir ve Bölge Planlama bölümlerinden öğrenciler bir araya getirilmişti. Sonuç olarak, verilen bir uygulamadan beklenti Mimarlık ve Şehir ve Bölge Planlama bölümünden iki yürütücü için farklılık gösteriyordu. Ya da öğrencinin tasarımında strüktüre dair bazı çözümler bekleniyordu, fakat bir peyzaj mimarlığı öğrencisi statik başta olmak üzere yapı kürsüsünden ders alamıyordu. TES’in yaratmaya çalıştığı disiplinler arası dirsek teması atmosferi teoride çok önemli bir atılım olmasına rağmen, pratikte ise uygulama bazlı bir takım “görece” yanlış kararlarla iki kutbu da çok zorladı. Benzer bir kaygıyla, birinci sınıf için çok büyük önem atfediliyordu, buna bir noktaya kadar katılmakla beraber, o yılın tamamen şans tarafından şekillendirildiğini bu sebeplerden ötürü belirtmem gerekiyor.

Ortabahçe, Sabaha Karşı Saat 05:19, Mayıs 2016.

Karşılaşmalar, Karşıtlıklar ve Komutla Çalışmak

Dürüst olmalıyım, ben mimarlık ideali olan bir birey değildim. Ben siyaset bilimi, psikoloji, sosyoloji, felsefe ve hatta belki iktisat okumak istiyordum, ama bunu da sadece Boğaziçi Üniversitesi’nde olursa istiyordum. Kafası çokça karışık, hayatın onu nereye götüreceğinden çok da emin olamayan, kendini keşfetmeye başlamış gibi görünen, ancak zamanla insanın değişebileceğini bilmeyen bir lise öğrencisiydim en nihayetinde. Tam da bu sebepten, lise eğitiminin ikinci yılında Türkçe-Matematik alanını seçmiştim. Okul müdürümüzün dilekçemi kabul etmemesi ve odasına çağırmasıyla duyduğum öfke ve şaşkınlık, şu sözlerle devam etmişti: “Bu bir hata! Sen başarılı bir öğrencisin, Fen alanını seçmelisin, şimdi bu cümlelerin anlamını idrak edememeni normal buluyorum, ama gel sen beni dinle, değiştir seçimini. Sonra pişman olursun…” Ama neden? Neden yapayım ki bunu? Sonuçta ben ne mühendis olmak istiyordum, ne doktor, ne de mimar…

Kabul etmedim. 

O odadan çıktığımda nasıl hissettiğimi tanımlamam çok zor, gururla karışık bir öfke. Benim bir idealim vardı ve bunu neden anlamıyorlardı ki? Şimdi şimdi “idrak” ediyorum, o bir ideal değilmiş aslında. İşte o tanıdık his, tam olarak o odadan çıktığımda hissettiklerim, ama asla tam anlamıyla ifade edemediğim o duygusal sıçramalar tüm bir mimarlık eğitimimde karşıma çıktı. Değişir gibi oldular, ama o kadar aynıydılar ki. Mimarlık eğitiminin ilk yılında kendinden çok emin olmak, farklıyı aramamak, bunun için çabalamamak pek de sevilen bir öğrenci tutumu değildir. Bunun dozu sınıflar geçildikçe azalmakla beraber, hep bir parça varlığını hissettirir ve hissettirmek de zorundadır ki arayış serüveni zenginleşebilsin. Öğrenci perspektifinden bu durum düşmanca algılanır, üzerinde durduğu zemin altından bir anda çekiliverir çünkü. Belki kendi zihnindeki arayış çok kısa sürmüştür ve en iyisini bulduğu yanılsamasındadır. Fakat gelişim ve ilerleme de süreçte ne kadar yıkımla karşılaşıldığıyla ilintilidir. Bu yıkımın akademisyen tarafından nasıl yöneltildiği de epey kişisel bir tercih olmasına karşın, hep onay bekleyerek büyümüş bir neslin eleştiriyle ilk karşılaşma anı hep sarsıcı olur.

Taşkışla 214, Ocak 2016.

İnsanın zevklerinin, düşüncelerinin, tutkularının değişebileceğini anlayamamam şu an bana çok tuhaf geliyor. Çünkü küçüklüğümden beri meslekten mesleğe atlayan, her şeyi yapmak isteyen, her şeyi aynı anda olmaya çalışan bir çocuktum. Belki hala öyleyim. Üniversite tercih listem yaklaşık 15 farklı bölümden oluşuyordu, ilk altı tercihim Boğaziçi Üniversitesi bölümleriyken, yedinci tercihim İTÜ Peyzaj Mimarlığıydı ve böylelikle bir eşit ağırlık öğrencisi olan ben, eşit ağırlık puanıyla öğrenci almayan bir bölümde, Taşkışla’da eğitim hayatıma başladım. Okuldaki ikinci yılımda ise mimar olmaya karar verdim. Deney alanı olan TES, beni mimarlıkla tanıştırdığı için belki de bu kararı verdim, bilemiyorum.

Benzer bir karşılaşmayı ilkokul dördüncü sınıf müzik dersinde de yaşamıştım. Öğretmen hepimize sormuştu, “Aranızda bir enstrüman çalan veya çalmayı öğrenmek isteyen var mı?” Elimi kaldırdım, ve teker teker saydım: “Ben elektro gitar, bas gitar, bateri, çello ve piyano çalmak istiyorum öğretmenim!”. Ben, bana “Aferin!”, “Ne kadar güzel!” diyecek diye gülümseyerek bakarken, öğretmenimse “Her şeyi yapmak isteyen hiçbir şeyi yapamaz!” dedi. Neye uğradığımı şaşırdım! Benim hayallerim vardı neden anlamıyordu ve desteklemiyordu? Sonra içlerinden bir tanesini seçmem gerektiğini düşündüm, çünkü hiçbirini çalamamak bana çok ama çok korkunç görünmüştü. Gitar eğitimi almaya başladım, sıkıldım bıraktım, bateri öğrenmeye çalıştım, sonra bagetler de odada başka şeylerin altında kalmaya başlayınca anladım ki, o kadar büyük tutkular beslemiyormuşum. Aslında müzik hocamızın söylediği şey bir noktaya kadar doğruydu, fakat benim hayal kırıklığıyla baş edebilecek kadar tecrübem de yoktu. Mimarlık okulundaki karşılığı ise yaptığım projenin her şeyinin olmasını istememle kendini gösterdi. Kentsel tasarım kararları da, sağlam argümanları da, mimarlığa söylediği bir söz de, çizimleri-diyagramları da. Ben yine gülümseyerek “Aferin!” bekledim, sen daha peyzaj mimarlığını unutamamışsın lafını duydum. 

Bir şeyden şikayet etmek onun çözülmesi için yeterli kalmıyor, çünkü belki de “o” şey bir problem bile değil bir başkası için. Oysa ne kadar önemli bir tartışma kültürünü yaşatabilmek. Bu coğrafyada yetişmiş insanlarda, bizlerde, farklı bir refleks var bu anlamda. Tartışmak bizim zihinlerimizde negatif bir yer ediniyor, çünkü itaat etmeye yatkın bireyler yetiştirecek bir ilkokul – ortaokul – lise üçlemesinden geçiyoruz. Böylelikle toplum da, hakim fikirden ayrışanları kucaklamaya istekli bireylerden oluşmamış oluyor. Bunun farkında olmamıza rağmen içine düştüğümüz çelişkili davranışlar bütününe de mantıklı bir açıklama getiremiyoruz. Sorgulamalı mıyız yoksa susmalı mıyız, bilemiyoruz. Benzer bir şekilde, aldığımız eleştiriye karşı konuşmalı, kendimizi savunmalı mı yoksa yürütücü ne derse onu mu yapmalıyız? Ya da ortak bir uzlaşma zemini yaratabilir miyiz? Komutla çalışmaya alıştırılmış bireyler olduğumuz için, onaylanma ihtiyacı bizi mimarlık eğitiminde zorluyor. İşin doğasında eleştiri olmasına rağmen kimi zaman eleştiren de kendi zevklerini ve isteklerini diretmekten kendini alamıyor, paralel olarak eleştiriyi alan da çoğu zaman paralize oluyor. Eğitimin ilk çağlarından beri yarıştırılarak yetiştirilen öğrenciler, üniversitede bu rekabet ortamını canlı tutabilmek için dersten ne öğrendiğinden ziyade, dersten hangi notu alacağına kanalize oluyor. Bu durumdan dolayı çoğu zaman diretileni yapmayı reddedenler notla cezalandırılıyor, komutla çalışanlar da notla ödüllendiriliyor. Bütünde hakim olan bu mesele sadece öğrenci odaklı da çözülemez gibi duruyor. Ancak burada kritik bir eşik var, öğrencinin savunması gereken fikrinin sağlam dayanakları yoksa, bu anlamsız bir çabaya dönüşüp kişiye fayda sağlamıyor. Eğer öğrencinin karşılaştığı eleştiri kişisel zevklerle örülmüşse, yürütücü kendi hayal dünyasındakini görmeye çalışıyorsa ve bir neden sunamıyorsa bundan öte, not kaygısını bir kenara bırakıp, bir diyalog aralığı açmaya çalışmak uzun vadede sürece katkı sunuyor, kaldı ki akademi de bu özeleştiriyi yapmaya açık bir kapı bırakıyor.

Kaynaklar ve Notlar

[1] İTÜ Mimarlık Bölümü, 2011-2012 / 2015-2016 dönemleri arası ders planı 

http://www.sis.itu.edu.tr/tr/dersplan/plan/MIME/201210.html

İTÜ Mimarlık Bölümü, 2015-2016 / 2017-2018 dönemleri arası ders planı

http://www.sis.itu.edu.tr/tr/dersplan/plan/MIME/201610.html

[2] Mimarlık, İç Mimarlık, Peyzaj Mimarlığı, Endüstri Ürünleri Tasarımı, Şehir ve Bölge Planlama

MİMARİ TASARIM STÜDYOLARI, TAŞKIŞLA’DA GEÇEN 5 YIL – BÖLÜM 01” için bir yorum

  1. Güzel kızım, sistemdeki çarpıklıkları, ne olmak isterken kendimiz dışında gelişen olaylarla ne olduğumuzu çok güzel tarif etmişsin. Aslında Milli Eğitim deki çarpıklar bizi bu duruma getiriyor. Tabi ki sen şanslısın ve olduğun yer harika..

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s