HÜSNE CAVLAK

Sıfıra inmek (tırmanmak için başlangıç noktası)

Bugünü hayal dahi edemezdim. Planlar başka, istekler başkaydı. Hayatımın her parçası başka bir hayata sürüklüyordu. Tercihim “diğer en zor” olan oldu. Kendimi hazırladığım yollardan vazgeçtim. Yabancı olduğum, hakkında bazı şeyler bildiğimi sandığım, ama aslında hiçbir fikrimin olmadığı bir mesleği seçtim. Böylelikle sıfır noktasına indim ve işte o zaman bugünüme başladım.

Yola başlarken (Bilmek – Hayal etmek)

Hayal ettiklerim, öğretilenlerden hep daha gerçek olmuştur. Mesela mimar bina yapar. Bu öğretilen gerçek. Bina? Bina nasıl yapılır? Bu süreç nasıldır? Bir sabah uyanır ve rüyasında gördüklerini anlatır, ustalar yapar? Bilmem, hiç düşünmedim. Merak da etmedim.  Kuş- böcek çizen kızlar mimarlık okurdu. Ben resim ödevlerimi bile başkalarına yaptırırdım. Yola başlarken bilmen gereken, duyduklarını hayalinde canlandıramadığında öğrenemeyeceğindir.

Bir yandan da uçmak

Bilmemek, çok tehlikeli. Konu ile ilgili her şeyi, süzmeden benimseyip, kendi fikrinmişcesine yaşıyorsun. Doğru mu yanlış mı bilmiyorsun. Altında ne var? Neden? Bilmiyorsun. Sormak da aklına gelmiyor.  Nedeni, nasılı, kurallardan bağımsız yeniyi aramıyorsun. Somut gerçekleri hesaba katmadan kitap okur gibi konuşuyorsun. Bakmıyorsun, görmüyorsun önündekini. Beğenmiyorsun hiçbir şeyi. Yukardan bakıyorsun. Çünkü sen her şeyi biliyorsun.

Çalışmak

Stüdyoda masama her oturduğumda, elimdeki kalemimden de, ekranımdan da korkuyormuşum. Sanki her çizgi aslında o beğenmediklerimizden olacak, hepsi birer hata olacakmış gibi. Çünkü hiçbir şeyi değil belki ama beğenmemeyi kesin öğrenmişiz. Sonra hayalimde gerçekleştirmeye değer hedefler koydu biri önüme. İşte o zaman, hayalime parçalar toplamaya giriştim. Çizmeye başladım. Omzumdan izliyorlarmışcasına tedirginlikle. Gerçeğimi hayalleştirmeye başladım. Çizdiklerimin hayata geçtiği andaki şaşkınlığımı unutamıyorum. “Şaşıracak ne var, senin işin bu” dediler. Zaman çok hızlanmaya, ben daha çok parça aramaya başladım. Okul kütüphanesinde, mesai gibi kendini adayarak, ciddiyetle çalışanlar gördüm. Öğrencilik kaytarma prensibi üzerine bir sistem geliştirdiği için olsa gerek, çok şaşırdım. Saygı duydum. Bir de böyle deneyelim dedim.

Programlamak

Siyah ciltli bir defterim vardı. Ne var ne yoksa topladım içine. Föylerimi hayalleştirmeye çalıştım. Kendi insan figürlerime hayat verdim. İmajları kesip yapıştırdım. Şiirlerimi yazdım sağına soluna. İlk kez gerçekten hayal etmeye başladım istediğimi. Ama bir sorun vardı. Hayalim vardı. Çok da gerçekti, ama ben onu canlandıramıyordum. Ne çizimle oluyordu ne maketle. Model de olmuyordu. Kızıyordum. Kendime de, çaresizliğime de. 3DMax’e tepkili, SketchUp’a burun kıvıran, Cinema 4D, Grashopper’ın korkutuculuğundan saklanıp, AutoCAD’in .0000 güvenliğinde konuşmaya çalışan bir hayalperestin paradoksunu yaşıyordum. Yapılmaması gereken (vazgeçmek, tembellik, önyargı, korku, reddetmek) 5 hatanın sonucu elbette ki fiyaskoydu ve son adım için iyi bir ders oldu. Bitirme projem kapıyı çaldı. Bu sefer yanlız değildim. Bak dedi, Revit var. Ben de arkandayım. Diğeri de elinde kartonlarıyla lazerinin önünde beni bekliyordu. Nasıl yapıyorduk, kendimizi adıyorduk. Her anımızda düşünüyor, daha güzelini arıyorduk. Hayalime en yakın dersi duydum sonra, milyonlarca seçenek var, sen bir tanesini, bulabileceğin en iyisini arıyorsun. Aramaya devam ettikçe, daha iyisini buluyorsun.

Çok havalıyım – Düşüş (İsyan)

Hayalim, kuramdı. Hatta manifesto hayalleri kuruyordum. Planlar yeniden yapıldı. Hedef okullarla bağlantılı hocalarla mailleşildi. Başvurular hazırlandı. İşe girmelisin dediler, peki dedim. Yeni mezun özgeçmişim, bulabildiğim her ilanın mail adresine gönderdim. Sosyetik bir iç mimari ofisle olan görüşmemde 3DMax bilmememin benim mimari becerimle olan alakasızlığı ile parlayıp, İstanbul’un dünyaya en uzak köşesinde mafya kılıklı mutfakçıların satış elemanı pozisyonunu, çeyrek altın primi ile öne sürmesine şaşırarak zedelenen “Taşkışla egom”, Çırağan Caddesi’nde, bin liraya satış görevlisi olarak bana burun kıvıran bir başka esnafa kendimi işe aldırmaya çalıştığımı farkettiğim an yerle bir oldu. Cebimde sadece otobüsle eve gitmeme yetecek kadar bir bozuklukla, fal bakmak için kandırmaya çalışan falcı abla ile Beşiktaş sahilinde hüngür hüngür ağladım.

Ekip

İlk işime, aslında özgeçmişimi gönderdiğim, geri dönüş almadığın ofisin patronuna bir tanıdığımızın akşam sohbeti sırasında bahsedilmem sayesinde girdim. Kurumsallaşma hedefinde, kameralı, giriş kartlı, ofiste olduğum ve olmadığım her anımı maille tüm ofise bildirme kurallarıyla sevimli bir ofisti. Taşkışla’nın burnumda tüttüğü, yabancılık çektiğim, bilmediğim yeni bir yerdeydim. Dengemizi kaybettiğimiz çok zaman olabilir. Ama henüz savunma kalkanı geliştiremeden yetişkin dünyasının ortasına düştüğümüz bu dönem çok tehlikeli. Yetmiş kişilik ofis, departmanlara, departmanlar kendi ekiplerine bölünmüş halde çalışılıyordu. 16 aylık bu tecrübemde çok hata yaptım. Mesela asla aynı iş yerinde çalıştığınız birine aşık olmayın. Çok şey öğrendim. Kendisini sinirlendirseniz, küstürseniz bile ekibinizden sorumlu şefiniz, sizin paftalarınızı açıp adilce yargılayabilir, mesai saati dışında çalışmalarınızı, dünyanın en güzel kahvesi ve sandviçiyle gelip, keyifli bir hale getirebilir.

Hayallere doğru – hala aslında bilmiyorum

Gerçekleşmeyen hayallere alıştığımdan mıdır nedir, masumca içimden geçirdiğim hayalim beni bulduğunda çok şaşırdım. Binalarını ödevim yaptığım büroyla ayarlanan görüşmeyi duyduğum an koltuklarda zıplıyordum. Elimde oldukça iyi bir referansla gittim ama çok daha güçlü bir referansla denemeye kabul edildim. Evet dedim, ödüllendiriliyorsak buna layık olalım. İnsan güzel olana çabuk alışıyor. Bir havaalanı bankosu çizerek başladım. Güler yüzlü, kibar hanımefendi ve beyefendilerin güzelliğine her baktıkça mutlu oldum. Patronum, “İyi çalışıyorsun” dediğinde daha güzel bir övgü olamazmışçasına mutlu oldum. Yine çuvalladım. Panik atak krizleri geçirdim. Ama işleyiş burada bir başkaydı. Hatalarım üzerine bana bir abla atandı 🙂 Mimarlığın usta-çırak ilişkisi ile bilgi birikiminin birinci elden aktarıldığı bu ofisten daha iyi bir okul görmedim.

Karanlık – sınırları zorlamak

Benliğin gelişime açık olabilmesi için, güvendiği bir yerde, güvendiği insanlarla olabilmesi gerekiyor. Hala bilmiyordum, ne kadar bilmediğimi bile bilmiyordum. Görebildiğim kadarını hayal edebiliyor, eksiği kendi sınırlarım içinde arıyordum. Elimden iş gelir olmuştu. Büronun bütün projelerinin ıslak hacimlerini çiziyordum. Bir diğer kırılma noktasındaymışım. “Ofisin helacısı senmişsin, hadi Hüsne’ciğim” sınırlarımı sarsmış . Böylece, bir teslim gecesi, duvar- çatı birleşim detayını bana anlatmaya çalışan patronumun isyanları bana gerçekten üç boyutlu düşünmeyi öğretebilmiş. Sonrası, hayatımın en ciddi kaybıyla, bilinçsizce ekranıma bağlanmamdı. Parçalanmış sınırlarım ve gönüllü konsantrasyonum bana, korkmak ya da tanımlanmışla sınırlamak yerine hayal ederek çizmenin yolunu açtı. Aslında çok basit bir revizyon işiydi.Beni gözetimine alan kıdemli arkadaşlarımla daha farklı çalışmaya başladım. Soruyordum artık. Nasıl olacak? Nasıl olmalı? Hayalimde bilmediğim için eksik kalanları sorup duruyordum. Zaman kısıtlı iş çoktu. Kapılar yapılacak dediler. Bana verin yaparım dedim. Emin misin, zor dediler. İstiyorum dedim. Yapabileceğime inandım. Benim yapabileceğime biri inandı. İşte o zaman hayallerimi canlandırmaya başladım. Patronumla dirsek dirseğe çalıştığımız yarışma projesi kazanıldı. Onaylandı. Arazi maketinden, konsept projesine, bina formundan ihtiyaç programına göre yerleşimlerini yaptığım projenin toplantısına Ankara’ya beni de götürdüler. Bir projenin ana tasarım kararları işverenle birlikte alınırken bunun bir parçası olmak, ilk kez ofisin dışında, işverene bizzat proje sunmakla birlikte, büronun 50 sene önce tasarladığı kült binada kalma ayrıcalığını da yaşadım.

Yoksa? (endişeler, belirsizlikler)

Bundan sonrası belirsiz ve endişeli bir dönem olarak kendini gösterdi. Ekonomik problemler, yeni projelerin belirsizliği, ofiste bazı düzenlemelere neden olurken ben de kendimi tartıyordum. Başka bir yerde olmak istemiyordum. Daha iyi bir çalışma hayatı düşünemiyordum. Fakat kimse bana sonsuza kadar burada çalışabileceğimin garantisini veremezdi. Bir şekilde, başka koşullarda da devam edebileceğimi görmem gerekiyordu. Bu nedenle, aylar önce bir endişe anında gönderdiğim CV’me iş görüşmesi talebiyle gelen cevaba olumlu cevap verdim. Görüşeceğim ofisin bahçesine girdiğim an kıyaslamalarım başladı. Görüşme olumluydu. Genç, yenilikçi ve bana yakın bir enerjiye sahipti bu ofisin patronu. Yedi senelik ofisimden ağlayarak ve patronlarımın onaylarıyla ayrıldım.

Yeni düzen – Türkiye düzeni

İlk günlerim, her gün istifa etmemek için kendimi ikna etmeye çalışarak geçti. Proje koordinatörü olarak ilk toplantım, daha sonraları katılımıyla şaşıracağım yeni patronumun, toplantıya gelememesi nedeniyle dehşet hissiyle geçti. Projeyi, bir spor kulübü sahiplerinden birinin firmasına yapıyorduk. Şantiyelerden, imalattan anlayan kelli felli adama boş bakışlarımı yansıtmamaya çalışırken içimden panikle ağlıyordum. Tamam diyor dostlarım, alışacaksın, sabret. Tamam. Tam sakinleşiyorum, Ankara’da bir üniversitenin bir fakültesi ihalesi alınmış, yarın sözleşme imzalamaya gideceksin diyorlar. Dekan ve yapı işleriyle toplantılar, prosedürler. Bir yandan yeniliğin heyecanı ve getirdiği özgüveni, bir yandan yaklaştıkça görebildiğin kirler. Sorumluluğuma verilen, devam eden bir projenin toplantısındayım, patronum yine sözünde duramayıp gelmedi. Ekipler ciddi bir karar istiyorlar. Henüz patronumun kararını tahmin edecek kadar tanımıyorum, ona ulaşamıyorum da.  Danışalım öyle karar verelim diyorum. Sen koordinatör değil misin? Ver kararı diyorlar. O projede, o on adamı idare etmem gerekiyor, Hüsne diyorum, şu an göstereceğin bir zayıflık seni bitirir. Beraber çalıştığın ekiple kurduğun saygıya dayalı ilişki çok önemli. Kendi ekibinle ilişkin ise hayati değerde. Güven kazanmak, bildiklerini öğretmek, doğru yönlendirebilmek zorundasın. Yine de işler yolunda gitmezse eğer, orada durma.

Başarı

Durmayacaktım. Bir şeyler değişti, beraber çalıştığım, birlikte proje yürüttüğüm arkadaşım önceki ofisimizden ayrıldığı gibi yeni ofisimde beraber çalışmaya başladık. Davetli yarışma için oturduk, hayal ettik. Tek başımıza, yıllarca fark etmeden öğrendiklerimizi, denetleyip eksiklerimizi hatırlatacak birinin olmaması endişesiyle, bir şey unutmadan yapma tedirginliğiyle uygulamaya çalıştık. Proje sunumuna günlerce uyumamış halde ama mutlu ve başarı hissiyle gittik. İlk defa kazanmadan da kazanmış hissetmenin anlamını kavradım. Bu kapsamda, eksiksiz bir yarışma projesi yapabildik. Önemli olan da buydu. Ve biz ikimiz mükemmeldik 🙂 Bu projeyi gören bir yetkili, ikimizin çalışması şartıyla ofise bir teknopark projesi getirdi. Önümüzde koca parsel ve projelendirilmesi gereken bir yapı topluluğu vardı. Zemin etüdünden, altyapı projelerine, doğal gaz projelerinden Leed gerekliliklerine göre, düşünülmesi, atlanmaması, paylaşılması gereken bir dünya iş ve bu yükün altında biz ikimiz vardık. Karantina öncesi son günlerimiz bu projenin teslimiyle geçti. Uyumadık. Yaşamadık. Ama “yetiştirilmesi imkansız” dedikleri projeyi teslim ettik. En önemlisi, tepeden tırnağa bina hayal edebilmeyi öğrendik.

Önemli olan

Görüştüğüm bütün arkadaşlarımla hemfikir olduğumuz bir konu var. Karantina bize neyin önemli olduğunu hatırlattı. Özellikle hayatımın neredeyse ekseni haline gelmiş işim yüzünden yapmayı sevdiğim şeylerin varlığını bile unuttuğumu fark ettim. Ne için? Kariyer başarısı? O tamam. Peki istediğim bu mu?Cevap hızlı ve net. Hayır. İş, mesleğim sadece bir parçam. Hatta severek yapmamı bir kenara alırsak, sadece para kazanmak için bir araç olduğu tanımını da yapabiliriz. Sonra mı, sonrası eski ofisimizden gelen davet ile huzurumuzu ve sevdiğimiz insanlarla çalışmayı tercih ettik. İstifamızı para konuşmadan verdik. İş yaptığımız firmalara ayrılık haberini verirken, takdirleriyle mahcubiyet duyduk, ekibimizdeki arkadaşlarımızın gittiğimize ağlamalarına biz de katıldık.

Başarmışsın Hüsne dedim. Sevdiğin işi, beraber çalıştığın insanların saygı ve sevgisini kazanarak yapmışsın.

İş’te başarı budur.

*Kapak Görseli: Five-Way Portrait of Marcel Duchamp, 21 June 1917, New York City https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Five-Way_Portrait_of_Marcel_Duchamp,_21_June_1917,_New_York_City.jpg

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s